Bir Cezalandırma Yöntemi Olarak “İletişimsizlik”: Hücre Cezası  (Psikeart Dergisi; İletişim)

Bir Cezalandırma Yöntemi Olarak “İletişimsizlik”: Hücre Cezası (Psikeart Dergisi; İletişim)

                              Bir Cezalandırma Yöntemi Olarak “İletişimsizlik”: Hücre Cezası

Cansu GÜNEY- Şeyda KUTSAL

 

Çünkü hakikatte saklıdır dil

Ve dil insanda değil, aksine insan onda ayağa kalkar

Ve onun içinden konuşur- her şey kelime, herkes ruhtur.

Ruh Ben’in içinde değil, Ben ve Sen’in arasındadır.

Damarlarında dönüp durann kan gibi değildir ruh,

Aksine içinde nefes alıp verdiğin hava gibidir.

Martin Buber

 

               Kişi, kendi benliğini öteki üzerinden deneyimler ve var eder.  Bu durum; benin, kendisini başkasının kimliği üzerinden tanıması ve tanımlamasıyla gerçekleşir. Öteki; benin kişiliği, kapasitesi, kimliği hakkında bende farkındalık oluşturur. Psikanalitik kuramda da ‘ben ve öteki’ ilişkisi geniş çerçevede incelenmiştir. ‘Nesne ilişkileri kuramı’ bu ilişkiyi, bireyin kendiliğinin bütünleşmesinin ancak anne/ bakım veren yardımıyla olduğunu savunur. Bu ilk nesne ile ilişki güvenli bir biçimde kök salabilirse, olumlu bir gelişimin de temelleri atılmış olur. Annenin sunduğu “kucaklayıcı çevre” sayesinde kişi; kendisini bütünleşmiş olarak algılayıp, kendilik duygusunu gerçekleştirir. Kendilik duygusunun gerçekleşmesi ise, ötekilerden farklı olduğunu fark edebilme ile başlar. Bu farkındalık, benin ötekiyle karşılaşması ve yakın temas kurmasını gerektirir. Ben, ötekini tanır ve ötekiyle dönüşerek kendine ve dış dünyaya bir bakış açısı geliştirir. Bu iki taraflı bir farkındalık sürecidir. Ben, değişip dönüşürken aynı zamanda öteki de aynı değişimi yaşar.

               Varolmak için ben ve öteki ilişkisine değinilen bu noktada; bu varoluşa ket vuracak, hem benin hem ötekinin kendilik bilincini ortadan kaldırabilecek bir unsur öne çıkar: ötekileştirme.

Ötekileştirilen; dışarda kalanı, gruba dâhil edilmeyeni simgeler. Kendi sosyal statüsünün içerisinde yer almayan veya içinde bulunduğu grup veya topluluğa ait olmayan ile betimlenir.  Oysa insan, diğerleri tarafından fark edilmeyi, kabul edilmeyi ve gruba ait olmayı arzular. Bir grubun üyesi olmaya duyulan istek, ait olmaya dair temel bir ihtiyaçtır.  Evrimsel bir yaklaşımla da insanların, gruplar halinde avcılık yapmaya,  üremeyi sağlamaya, iş yükünü paylaşarak birbirlerini korumaya dayanarak,  hayatta kalmak için gerekli ihtiyaçların, sosyal bağlar yoluyla karşılanabilir olması beklenir. Grubun dışında kalmak hayatın devamlılığını da tehdit eden bir unsura dönüşür.

Tüm bunlar doğrultusunda; fark edilmeme, yok sayılma, reddedilme, gruba kabul edilmeme, grubun dışına atılma, ayrımcılığa uğrama hallerinin var oluşa gerçekleştirilen en temel tehdit olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. Bu haliyle de, belki de insana verilebilecek en büyük cezanın dışarıda bırakılmak, tecrit edilmek olduğu söylenebilir.

 

                      Ceza yöntemi olarak hücre cezası;

 

Türk dil kurumuna göre tecrit; ayırmak, ayrı yerde tutmak, soyutlama ve yalıtım anlamlarında kullanılır. Ceza yöntemi olarak tecritin kullanımı; hüküm giymiş kişinin, hükümlünün açık havaya çıkma hakkı saklı kalmak üzere,  geceli ve gündüzlü bir hücrede tek başına tutulması ve her türlü temastan yoksun bırakılmasıdır. Bu  cezalandırılma yöntemi,  ‘hücre cezası’ olarak tanımlanır.

Hücre cezası, 1790 yılında Pensilvanya da mahkumların birlikte bulundurulmaması düşünülerek bir hücre ceza evinin inşa edilmiş olmasıyla başlar. Sistem uyarınca; cezaevine girdikten sonra hücresine gönderilen mahkûmun, diğer mahkûmlarla temasına imkân verilmez ve suçluların cezaevinde birbirlerinden ve toplumdan soyutlanıp,  mutlak yalnız kalarak  işlediği  suçları  düşünüp  vicdan  azabı  duyacakları,  pişman olacakları, işledikleri suçlardan nefret ederek düzelmeyi isteyecekleri, böylece en iyi şekilde ıslah edilecekleri düşüncesine dayanır.

O dönemde pek çok ülke bu fikri oldukça benimsemiş, idam cezasına karşı bir alternatif olarak görmüştür. Hücre cezası alan kişilerin başkalarıyla etkileşim kurmaları yasaktır veya oldukça sınırlıdır. Hücre cezası, mahkumun elinden ötekini alarak, benliğini anlamlandırmasının önüne geçmenin doğrudan yoludur.

Hücre cezası; mahkumlarda, diğerleriyle hiçbir zaman birlikte olamayacağı, sadece kendi bedeni içinde yalnız kalacağı etkisini uyandırır. Duygularını öteki üzerinden ve ötekiyle gerçekleştirmeye ihtiyaç duyan kişiye bunu yapamayacağı, tüm bunları kendi başına yaşaması gerektiği dayatılır.

Hücre cezasına mahkum edilenler üzerinde arastırma yapılmasının kısıtlılığının yanında; cezanın içerdiği; izolasyon, iletişimsizlik, uyaran yoksunluğunun insan zihnine etkisini gösteren çalışmalar vardır.

 Nörobilimci Doktor Matthew Lieberman, ‘duyusal yoksunluk’, ‘algı mahrumiyeti’, ‘duyusal algı yitimi’ konularını ele alan birden fazla deney yapmıştır. Deneyin sonucunda, sosyal acı çekenlerin beyin faaliyetlerinin fiziksel acı çeken kişiler ile aynı olduğu gözlemlenmiştir.

Uyaran yoksunluğu, iletişimsizlik ve izolasyonun insan zihnine etkisini inceleyen araştırmaların bir diğeri, 1955 yılında fizyoloji psikoloğu Jack A.Vernon başkanlığında, Princeton Üniversitesi’nde gerçekleştirilmiştir. Işık ve sesin geçmedği, hareket alanının kısıtlı olduğu karanlık ve sessiz duyusal yoksunluk laboratuvarı kurulur. Deneyin sonucunda deneklerin, dokunma ve uzay ve zaman algısı açısından genel bir yönelim bozukluğuna sahip oldukları gözlemlenmiştir.

Hücre hapsi süresince mahkumlar tarafından genellikle ‘bedene hapsolma ve delirme hissi, konuşmayı unuttuğunu sanma, duygularını anlamlandıramama, hayal ve gerçeği karıştırma’ tecrübe edilmiştir.

Uzun yıllar hücre hapsinde kalmış kişilerin röportajlarına bakıldığında, hemen hepsinin benzer geri bildirimler verdiği görülür.

“Buralarda ses duymanın imkânı yoktu. Buralara ölüm hücreleri diyorduk. Dışarıdan gerçekten hiçbir ses gelmiyordu, ne bir tramvay sesi, ne bir uçak sesi. Bütün duvarlar beyaza boyanmıştı. insan yalnız kalır, kimseyi göremez ve hiçbir şey duyamazdı. Bu uzun yıllar böyle sürdü. uzun süreçte insan konuşmayı bile unutuyor. Örneğin bir gazete okuyorsunuz ama orada yazan kelimeleri algılayamıyorsunuz, kelimelerle ilişkiniz kesiliyor. Belli bir süre sonra fiziksel olarak da hasta olmaya başlıyorsunuz. Bu bütün tutsaklarda görüldü. Bir süre sonra vücut artık tüm bunlara tepki veriyor. Mesela kan dolaşımında problemler yaşanıyordu, kan basıncı düşüyordu, kulakta çınlamalar oluyordu, vücudun tepki vermeye başlamasıyla kronik hastalıklara yakalanıyordunuz. Her vücudun kendi tipik özeliklerine göre belli hastalıklarınız oluyordu artık; kiminin kafasında, kiminin boğazında, kiminin herhangi bir iç organında, herkesin kesin bir hastalığı oluyordu.”

 

“İzolasyonda her ruh hali bir boşlukta kaybolmaktır. Mutlu musun? Üzgün müsün? kızgın mısın? Bunların hiçbir önemi yok… Bu duyguları aktaramazsın, bu yaşanan her şeyin içinde kalması demektir. Sen, senin içinde yaşamak zorunda kalması demektir. Sen, senin içinde hapsedilmişsin ve hep böyle kalacaksın…”

 

1970’lerin başlarında Hamburg’da Hamburg Üniversitesi Kliniği’nde izolasyonun insan beyni üzerinde etkileri hakkında araştırma yapılır. Bu amaçla ‘Camera Silens’ olarak adlandırılan bir bölüm oluşturulur. Camera Silens; ses geçirmeyen, karartılmış, manyetik dalgalara karşı da izole edilmiş, o dönemin imkanlarıyla son teknikle üretilmiş dinleme ve gözetleme olanaklarıyla donatılır. Deneye, yaşları 20 ile 55 arasında değişen 20 kadın ve erkek katılır. Kendilerine, hücrede ne kadar kalırlarsa o kadar para ödeneceği belirtilir. Deneye katılan insanlar bu odada tutuldukları süre içerisinde video kameralarla gözetlenir, konuşmaları mikrofonlarla dinlenir, kalp atışları, nefes alış verişleri, nabızları sürekli olarak bağlı oldukları cihazlarla sürekli takip edilir. Deneye katılan 20 kadın ve erkekten bazıları izolasyon koşullarına dayanamamış ve korku, aşırı gerilim ve panik nedeniyle deneyi yarıda bırakmışlardır. 

                      Deneyi bırakan deneklerden bir tanesi, yaşadığı tecrübeyi

“Deneyden iki saat sonra ruh halim depresifleşti. Kendimi çökmüş gibi hissettim ve hiçbir iletişim kuramadım, reaksiyon gösteremedim. Sosyal inisiyatifim tamamen felç olmuştu.” şeklinde aktarmıştır.

Bir başka deneğin ifadeleri;

“Süreç içerisinde rahatlamanın olamayacağına inanıyorum. Herhangi bir zaman, var olmayan bir şey beni tahrik edebiliyor. Gürültü yok, ışık yok, meşgul olunabilecek hiçbir şey yok. Uzun süre dayanmak mümkün değil.” olmuştur.

            Edebiyat ve sinema alanlarında da tecrit ve sosyal izolasyonun etkileri işlenmiştir. Stefan Zweig’in ‘Satranç’ romanı; diğerlerinden soyutlanarak hiçliğe mahkum edilen bireyin yaşayabileceği mental ve psikolojik problemleri açıkça gözler önüne serer. “Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz”. Kitaptaki ana karakterin sözleri; fiziksel işkenceye maruz bırakılmadan sadece tümüyle dış dünyadan soyutlanmanın, kişinin varoluşuna verilebilecek en büyük ceza olduğunu aktarır.

               12 yıl boyunca hücre cezasına mahkum edilen üç siyasi mahkumun hikayesinin ele alındığı “ La noche de 12 anos” filminde; yalnızlıktan akıl sağlıklarını kaybetmemek ve hayata tutunabilmek için ortak bir dil oluşturan, duvarlara vurarak aralarında oluşturdukları bir dil aracılığıyla haberleşen mahkumlar şunu düşündürtüyor: “en temel ihtiyaçlarının elinden alındığı ve başkalarının insiyatifine bırakıldığı ortamda, hayatta kalmak için akla gelen ilk hamlenin ‘iletişim kurmak’ olması, varoluşumuzun temelinde, ötekine duyduğumuz ihtiyacın olduğunu göstermez mi?”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça:

Klein, M. (2002). Haset ve Şükran. Metis Yayıncılık.

  1. A. Vernon, Inside the Black Room: Studies of Sensory Deprivation,Clarkson N. Potter, New York 1963. 

Zweig, S.(1941).Satranç.Can Yayınları.

Dönmezer, Sulhi-Erman, Sahir (1999) Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, Cilt:III, 14. Baskı, İstanbul 1999,

Saygılı, A.(2004). Mikro-İktidarın Bir Fiziği: Hapishane. İstanbul.